bir buçuk seneden çok olmuş, hala dün gibi geliyor. o gün geçmemekte ısrar edip tadımızı kaçıran zaman nasıl da hızlı gitmiş. zamanın yavşaklığını anladığım gündür o gün, zamanın tarafsızlığına inancımı yitirdiği gün. şimdi biri çıkıp “abi aslında 10 yıl geçti” üzerinden dese dahi çok şaşırmam.
dün yine bir şekilde aklıma düştü, o günden kalma bir kaç video izledim. geçen zamana inat aynı heyecan hala, o uğultuyu duyup sahayı görünce aynı gerginlik.
maçtan sonra yazdığın yazıya baktım, şu an yazsam bir tek maçın başındaki direkten dönen topu unuturdum herhalde, o kadar canlı hala her şey aklımda. buraya da geçelim, burda da ömrümüzden giden yılların - ki 16 dakka diyor hala bazı o yıllara - bir kanıtı da burda dursun.
Maçtan evvel zerre inancım yoktu, ne yalan söylemek lazım. “Abi 1 milyon dolar verseler…” geyikleri benzeri “abi bi de şampiyon olurmuşuz, ne yaparsın” geyikleri çeviriyorduk arkadaşlarla. İnancım yoktu ama öyle büyük bir hüzün de yoktu içimde şampiyonluk gidiyor diye, sonuçta benim futbolu takip ettiğim dönemde Galatasaray’ın bundan çok daha iyi kadroları olmuştu ama bu kadar kendilerini paralayanı, zor. Sezonu bitirirken, stadtakilerin büyük çoğunluğu “bu taraftar sizinle gurur duyuyor” demek için gelmiş aslında. Nerdeyse ilk kez bütün sezonu stadtan takip etmiştim bir de üstelik, ben de kendi çapımda elimden geleni yapmıştım, futbolcular da yapmıştı, ama olmamıştı işte. Kısmetten ötesini kovalamanın fazla alemi yok sonuçta.
Yine de hava çok güzel, stad benim ancak TRT3’teki maç özetlerinde gördüğüm 80’lerin tarzında süslenmiş, tezahüratlar gırla gidiyor, “gönüllerin şampiyonu” gibi maç sonrasına hazırlık niteliği taşıyan pankartlar sırıtıyor yüzümüze Yeni Açık’ın ortasından.
Sonra günün belki de en anlatmaya değmez olayı oluyor, bizim maç başlıyor, bi top direkten dönüyor, bi gol atıyoruz, hopluyoruz zıplıyoruz, kolayca ediyoruz devreyi. Devre arasında hala Denizli’den gol sesi falan yok, eski açıktaki ender radyolardan biri bizim arkadaşta, onun spikerden aktardığı pozisyon icabı Selahattin’e saydırıyoruz, eşiktekini beşiktekini…
Yanımdaki arkadaşa dönüp “Lan şu an şampiyonuz” diyorum, gülerek “tabii lan, haluk az önce bir karar çıkarmış bu hafta maçlar 45’er dakkaymış” diyor, ufak bir “Büyük Başkan” eğlencesinden sonra maçın başlamasını bekliyoruz, Trabzon-Fener maçının devre arasındaki heyecandan eser yok, tribünlerde “Ulan hiç öyle şey olur mu, son maçta Fener Denizli’ye puan verir mi” bilinci yerleşmiş, yıkmak namümkün.
İkinci yarı başlıyor bizim, 2. golü atıyoruz, hafiften “Ulan?” şüphesi içimizde yer ettiğinden radyolu arkadaşı taciz etme vaktidir, “ne oluyor abi, ne oluyor?”. Aşağı yukarı on dakika boyunca Sami Yen’de top oynarken biz, Denizli’de konfeti ve meşale karışımı yağıyor sahaya, spiker abi öyle diyor. O zaman bu oyunun durduğu dakkaların ömrümüzden gideceğinden haberimiz yok tabii, kendi lay lay’ımızdayız hala.
60 oluyor, 70 oluyor, hala 0-0. Artık şüphe falan değil, bildiğin umut, Fener bir gol atsa bizi yıkacak, maç öncesi “kaybetsek de üzülmem” ruh halini tribünlere gömmüş olan umut. “Abi” diyorum, “bir 75 olsa ne güzel olur di mi”. Anasını sattığımın dakikaları geçmiyor, tribünden bir abinin, “dakka 74”e karşılık çok güzel özetlediği gibi: “Ulan 10 dakka önce 65’ti, nasıl oluyor!”.
Artık sahaya boş gözlerle bakıyoruz, kulaklar radyo’da bile değil, radyomuz yok ki anasını satayım. radyo koray’da, biz 10 kişi koray’ın her mimiğine bir anlam yüklemeyi başardık kafamızda, o koray’ın böğrüme saplar gibi aniden söylediği “fener korner atıyor”lardan sonraki gevşemelerde biliyoruz ki defans topu uzaklaştırdı, aslan defans! Uzaklaştır koçum, vur nereye giderse gitsin!
80-85’i ediyoruz, yüreğimiz ağzımızda, gözler koray’da, amigo gibi sahaya sırtımızı döndük nerdeyse. Aşağı yukarı 5 saniyelik periyotlarla, Koray’ı delirtme pahasına, “abi top kimde” soruları yağıyor her yandan, o haysiyetsiz şerefsiz top da nasıl oluyorsa dönüyor dolaşıyor illa Fener’de oluyor. Çıldır!
Elim ayağım, vücudumda varlığından habersiz olduğum daha bir sürü kas kasılıyor, saniyeleri hızlı geçirmek için o sırada keşfettiğim “10’dan geri sayarak dakkaları eritme” metodunu uyguluyorum.
“10, 9, 8, 7, öehehehheöeöehehoohohhhhhhhh” Ne oluyor lan?
Daha önceden kolpa gol haberlerine aşina olduğumuz için temkimliyim, ama o ne lan öyle?! Koray daha onaylamadı ama bizim yedek kulubesi sahaya girdi, Hasan Şaş kendini yerden yere atıyor, hakem şaşkın. Lan Koray?
Goooooooooooooooooooooooooooool! Şampiyonuz lan! Gooooooooooooool!
Pirinç lapası gibi geçiyoruz birbirimize, dakka 89’u da duymuşuz ki, tutabilene aşkolsun. Ağlayanlar var bir sürü, ama ben hala tutuyorum kendimi, belli mi olur, belli Fener’in de vardır bi Kabze’si.
Ondan sonra dünyada cehennem azabı nedir, onu öğreniyorum. Zaman kavramının soyutluğunu falan çoktan boşverdim, küfür konusunda yaratıcılık sınırlarımı zorluyorum, o da inada bindirip iyice yavaşlıyor sanki.
Oha 10 dakka uzatma mı olur lan Koray?! 10 dakka ne lan, şaka mısın oolum?
Neyse sen büyüksün yarabbim! O sırada stad Telli Baba Türbesi’ne dönmüş, inanan inanmayan kim varsa dua ediyor kendi meşrebince. Bizim maç da arada bitiyor, kaç kişi fark etti o sırada bilmiyorum. Bir fısıltı gibi bi ses geliyor Koray’dan “1-1”. Beynimizin bunu algılaması 5 saniye alıyor rahat, “1-1se, gol oldu, Fener attı, a.k”. Cehennem azabı’dan kademe atlayıp cehennemin dibine intikal ediyoruz, kimilerinde “ya atarlar bu saatten sonra artık” diye kolpadan, “böyle söyleyeyim atarlarsa çok üzülmem sanki” diye kendini kandırmaya yönelik beyanatlar; diğerlerinde kaç dakka kaldı heyecanı.
Dualarla, gözyaşlarıyla, kasılmalarda geçiyoruz 10 dakkayı. Ve stres testimizin son aşaması başlıyor: “Lan uzatma 16 dakkaymış!”. Şaka yapma Koraycım, zaten stresliyiz, 16 dakka uzatma olur mu anasını satayım, deli misin? Bi an Koray’ın boğazını sıksam acaba maç çabuk biter mi fikri geçiyor hızla kafamdan, aynı hızla gidiyor sonra.
O bi daha hatırlamak bile istemediğim altı dakka geçmiyor, altı dakkadan geçtim ben, ulan bari bi dakkası geçsin! Yok, ne zaman sorsak altı dakka var, fiks! Gol atan galip bir durum var anladığımız nerdeyse Denizli’de.
Ama geçiyor işte sonunda, önce uğultusu geliyor stadtan, sonra Koray’dan teyidi. Sonraki 5-10 dakka yok, ne yaptım hatırlamıyorum, tekrar düzeldiğimde gözlerim yaşlı tezahürat yapıyordum, “bir baba hindi!”. En son 10 sene kadar evvel, dedem öldüğünde ağlamıştım dışarda, vay anasını, nasıl bir gerilimse artık.
Daha yazacak çok şey var, sırf sahaya atladıktan sonra ne yapacağını bilemeyip bizim gibi sahayı arşınlayıp hatıra çim alan, veya sahaya girer girmez arka arkaya üç takla atan güzel insanların hikayesi bile yazılabilir, ama kutlamaktan ziyade, o 2-2.30 saatlik periyot, herhalde bir daha benzeri çok zor yaşanacak bir maç.
“Sen şampiyon olmasan da”, yalanımız yoktu valla! Ama “Sen şampiyon olacaksın” daha güzel be!
hey but i don’t care
cause sometimes i said sometimes i hear my voice and it’s been
here silent all these years